Geleneksel tohumlar yalnızca birer tarım ürünü değil; kadınların bilgeliğini, toplumsal hafızayı ve kültürel mirası taşıyan canlı bağlar olarak görülüyor. Arjantin’den Oklahoma’ya, Anadolu’dan Kuzey Amerika’ya uzanan birçok girişim, bu tohumların yeniden topluluklarına dönmesini amaçlıyor.
Oklahoma’daki Seneca-Cayuga kabilesinin üyesi olan modern tohum koruyucusu Jamie Stephens, “Yiyecek ilaçtır” sözleriyle gıda ile şifa arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Stephens, kabilesinin törensel şifa pratiklerine yeniden yöneldiğinde gerekli bitkilerin bulunamadığını fark ettiğini anlatıyor. Mullein (kedi dili ya da sahra otu) gibi kolay erişilen bitkilerle başlayan bu arayış, zamanla tohum paylaşımına ve kültürel mirasın yeniden kazanılmasına dönüştü.
Stephens bugün cedre, tütün, adaçayı ve tatlı ot gibi kutsal bitkileri yalnızca yerli halkla paylaşıyor. Bunun dışındaki tohumları ise isteyen herkesle paylaşıyor. Bir süre önce Missouri’deki çiftliğinden Minneapolis’e yaklaşık 700 mil yol katederek 60 kilo Jimmy Nardello, cayenne, poblano ve Anaheim biberini taşıyan Stephens, bu ürünleri sosyal medyada, Sean Sherman’ın Owamni restoranında rezervasyon karşılığında paylaşarak dikkat çekti. Bu hikâye, gıda ile kültür arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu gösteren örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Rematriasyon: Tohumların anavatana dönüşü
Tlingit kabilesi üyesi şehir çiftçisi Kirsten Kirby-Shoote, “Tohum paylaşımı bir eylemdir” diyerek “rematriasyon” kavramını vurguluyor. Rematriasyon, tohumların yalnızca gen bankalarında saklanması değil; ait oldukları topluluklara geri dönmesi anlamına geliyor.
Bu yaklaşımı destekleyen girişimler arasında Dream of Wild Health, Sierra Seeds ve Indigenous SeedKeepers Network gibi oluşumlar bulunuyor. Kirby-Shoote, Oregon’da büyükannesinin bahçesinde öğrendiği bilgileri bugün Detroit’te düzenlediği pop-up yemekler ve şehir tarımı çalışmalarıyla yaşatıyor.
“Dört Kızıl Kardeş” yöntemi
Kirby-Shoote’un kullandığı yöntemlerden biri de “üç kız kardeş” ekim tekniği: mısır, fasulye ve kabak birlikte ekiliyor. Buna ayçiçeği ve amarant gibi bitkiler de eklendiğinde “dört” ya da daha fazla kardeşten oluşan bir ekim sistemi ortaya çıkıyor. Bu yöntem, bitkilerin birbirini desteklediği binlerce yıllık yerli tarım geleneğine dayanıyor.
Benzer bir uygulama Anadolu’nun kırsal bölgelerinde de görülüyor. Fasulye, buğday ve kabak gibi ürünlerin birlikte yetiştirilmesi, hem verimi artırıyor hem de toprağın sağlığını koruyor.
Tohum koruyucuların zorlu mücadelesi
Oregon’un Tumalo bölgesindeki Sakari Farms’ı işleten Upingakraq Spring Alaska Schreiner, soğuk iklimde kabile tohum takasıyla ilgilenen isimlerden biri. Inupiaq ve Alman kökenli olan Schreiner, Hopi mavi mısırı, Oneida yaban fasulyesi ve kabilelere özgü tıbbi bitkiler yetiştiriyor.
Ancak iklim krizinin etkileri—dolu, yangınlar ve aşırı sıcaklıklar—verimi düşürerek tohum paylaşımını zorlaştırıyor. Buna rağmen Schreiner, yerel yaşlılara gıda sağlıyor ve okul yemek programlarına ürün göndererek bu kültürel mirası yaşatmaya devam ediyor.
Anadolu ile ortak miras
Bu yaklaşım, Anadolu’da kuşaktan kuşağa aktarılan yerel tohum kültürüyle de paralellik taşıyor. Malatya’da kayısı, Gaziantep’te biber ya da farklı bölgelerde üzüm ve mercimek çeşitlerinin korunması çoğu zaman kadınların bilgi ve deneyimi sayesinde mümkün oluyor.
Jamie Stephens’in sözleriyle, “Paylaşmak nezaket göstermektir.” Tohum paylaşımı yalnızca tarım faaliyeti değil; aynı zamanda tarih, kimlik ve kültürel direnişin de bir parçası.
Haber Kaynağı:https://www.odatv.com/gastroda/tohumlarin-yuvaya-donusu-kadinlarin-kulturu-tohumlarla-paylasmasi-120139048
Düzenleme: 12.03.2026 17:11

